Merhaba. Klasik bir soru olacak ancak; tanışmak açısından sormak durumunda hissediyoruz kendimizi. Kendinizden biraz bahseder misiniz? Gaziantep’te nasıl bir yaşamınız vardı?

Antep’te konservatuarı kazanıp okumuştum. İlkokul, lise, ortaokul hepsini orada okudum. Sonra orada iki üç yıllık bir çalışma sürecim oldu. Bağlama dersleri verdim. Gaziantep’te Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği’nde üç yıl kadar çalıştım; o sıralarda öğrenciydim ve on yedi on sekiz yaşlarındaydım yanılmıyorsam. Orada en mutlu olduğum şey; her ay neredeyse yüze yakın öğrencimin gelmesiydi. Öğrencilerimin arasında başı poşulu teyzeler, bağlama öğrenmeye gelen amcalar, teyzeler… Çok güzeldi o yıllar ve iyi de bir deneyim oldu benim açımdan. Müzikle çok fazla haşir-neşir olma fırsatım olmadı çünkü Antep’te olduğum için imkânlarımız çok sınırlıydı. O yüzden düşündüklerimi ve projelerimi gerçekleştirebilmek için İstanbul’a gelmem gerekiyordu. “Okuldan sonra memur olayım veya öğretmen olayım” diye hiç düşünmemiştim ancak öğretmenliği ilk zamanlar yapmak zorunda kaldım. Halen de devam ediyorum öğretmenliğe ancak şu an mecburiyetten değil; gönüllü olarak bir yandan sürdürmeye çalışıyorum. Kısacası; ben kendimi her zaman bir müzisyen olarak hissettim. Konservatuarda kurken de albüm yapmayı ve müziğe katkıda bulunmayı istiyordum; amacım hep buydu.

Seslendirdiğiniz deyiş ve nefesler ile Alevi toplumuna can oldunuz. Sizi daha öncesinde tanımayanlar, neden kendinizi çok daha önce bu topluma tanıtmadığınız türünde yaklaşımlarda bulundu mu? Dinleyicilerinizden geri dönüşler nasıldır genel olarak?

Evet. “Neden sizi daha fazla görmüyoruz?” diyenler de var; “böyle daha iyi; aynen böyle devam edin” diyenler de oluyor. Ek olarak; “çok popüler olmayın lütfen” diye gelip istekte bulunanlar bile var. Çünkü bir açıdan ben dinleyicilerimin yanındayım sanıyorum. Çünkü nihayetinde popüler kültüre hizmet eden insanlar değiliz; kendi kültürümüzü ön plana çıkarmak istiyoruz. Popüler kültürde görsellik daha ön planda olduğundan; ben yalnızca deyişlerimizi ve nefeslerimizi okumamın yeterli olduğunu düşünüyorum. Zaten bu şekilde bizleri tanıyanlar tanıyor. Bilenler biliyor. Bana göre olması gereken yol alış biçimi budur.

“Sizi dinledikten önce ve dinledikten sonra” olarak dinleyenlerinizi konserleriniz vasıtasıyla ölçerseniz; onlarda nasıl bir izlenim bırakıyorsunuz?

Bana gelen söylemler şu şekilde oluyor genelde: “Biz orada aşk hali ile bulunuyoruz ve çıktıktan sonra da o hali üstümüzden uzun bir süre atamıyoruz”diyorlar. Kısacası mutlaka hissediyorsunuz çıktıktan sonra insanların dinlediğine olan sevgisini. Kolay bir şey değil herhalde; bir insanın gelip sarılarak, sanki yıllarca tanıyormuş gibi “kurban olurum” cümlelerine rastlamak… Gerçekten çok özel bir şey benim için dinleyenlerle konser alanındayken iletişim kurmak. Gönülden gönüle giden bir yol var illa ki tanışmak gerekmiyor, ruhlarımız evvelden tanışıyor zaten.

“Türkmen Kızı” albümü çalışmaları nasıl başladı, albüm çıkarma fikriniz nasıl oluştu?

“Türkmen Kızı” albümü, Kalan Müzik ile yaptığımız bir konseptti. Sadece deyişler sunmadığım; türkülerimizin değişik alt yapılarla harmanlandığı ve modern formatta düzenlemelerin yapıldığı bir albüm oldu. Bu albüm; aslında benim dünya çapında yabancı ülkelere gidip konserler vermeme de vesile olmuştur. Çünkü tarz olarak daha anlaşılabilirdi. Eğer çalışmalarımı sadece lokal bir bölgede yapsaydım; o bölgede kalabilirdim. Albümde ve sonrasında daha evrensel düzenlemeler oldu ve Türkmen Kızı albümümün konserlerini de böylelikle vermiş oldum. Ardından ikinci albümümü geleneksel formatta yaptık; o da benim kendi kültürümden insanlarla tanışmama ve onlara ulaşmama vesile oldu. Her iki albüm de bana aittir; ikisinden de vazgeçemiyorum. İkisi de benim farklı yanlarımı yansıtıyor çünkü.

 

Seslendireceğiniz deyişlere ulaşma yolunuz nasıldır peki? Derleme, söz yazarlığı veya beste yapıyor musunuz?

Çok ortama gidiyorum. Kardeşlerim ve ben, dedelerin dizinin dibinde büyümüş bir aileyiz aslında. Eve gelen giden birçok dede olurdu ve onların yorumları her zaman benim ilgimi çekmiştir. Biz de gider gelirdik: Kantarma, Elbistan, Sinemilli dedelerini tanıma şansım oldu bu yüzden. Onun dışında bizim Ağuçan Ocağı’na bağlı olan dedemiz Hasan Şahin dededir. O’nun zaten herkesten farklı bambaşka bir üslûbu, icrası ve bambaşka bir ruhâniyeti var. Bana ilk ilham kaynağı olan zat-ı muhterem şahıs Hasan Şahin dededir. O yüzden ulaşmam çok zor olmadı, olmuyor. Zaten okumam gerekiyorsa; “bir şekilde geliyor beni buluyor” diye düşünüyorum.

Deyiş söyleyen başka aile bireyleri de var mıdır?

Küçüklüğümüzden beri annem söyler evin içerisinde. Bizim akrabalarımızdan da yola ve muhabbete düşkün birçok kadın vardı. Onlar gelirler ve bizde toplanırlardı kadın meclislerinde çalar söylerlerdi. Ulaşmam için çaba harcamam gerekmiyordu çünkü hep içindeydim. Bu muhabbetlerin ruhuma katkısını anlatabilmem çok güç. Deyişleri ve nefesleri müziğin dışında tutuyorum yani bu bir sanat icrası veya bir müzik icrası değil bana göre deyişleri seslendirmek. Ruhani bir dilin icrası gibidir. Maneviyâtı anlatmanın, insanın kendi ruhunu dile getirmesinin yoludur diye düşünüyorum. Bu da şuradan belli oluyor bende: Oturup saz çalıyorum örneğin, bir sanatçının parçası ile başlıyorum; daha sornasında derinlere daldıkça kendiliğinden bir şeyler çıkmaya başlıyor. “Ben oturayım da söz yazayım” diye bir kaygım olmadı. Ben niye söz yazmıyorum, beste yapmıyorum diye de bir kaygım olmadı. Yersiz buluyorum çünkü gereksiz zorlama bir yürüyüşe gerek yok, ihtiyaç yok. Benim içimde doğuşatımda (doğamda) bir şey varsa zaten o icradayken çıkıyor. Çıkmıyorsa demek ki o mertebeye daha gelmemişim demektir.

Şimdiye kadar oluşturduğunuz iki albümünüz var: Türkmen Kızı’nın yanısıra 2013 yılında bizlere sunduğunuz “Aşıklar Meclisi”. Örneğin: Türkmen Kızı albümünde “Ezo Gelin” isimli şarkınızda Rock tınıları duyuluyor, aynı albümde diğer şarkılarınızda da karma ve daha deneysel çalışmalar olduğunu görüyoruz. Bu albümlerinizi tek tek ele alacak olursak; deyişlerin ortaya çıkarılışları, derlenişleri, nasıl seslendirileceği ve hangi soundların kullanılacağına karar verilmesi aşamalarını nasıl yürütüyorsunuz?

İkinci albümden başlayarak söyleyeyim: Aşıklar Meclisi’nde tamamen kendi ruhumu kıstas alarak yola çıktım. Onu bozacak; oradaki tınıyı, benim algımı bozacak herhangi bir enstrüman veya herhangi bir melodi kesinlikle olsun istemedim. O yüzden mümkün olduğunca sade ve algıma yakın olanı bulmaya çalıştım. Türkmen Kızı albümünü çok ayrı bir şekilde ele almak lazım. Bu albümde amacım; sanat/müzik yapmaktı. O yüzden bilerek deyiş çok fazla söylemedim. Çünkü amaç müzik yapmakken ve sanat icra etmekken; bu amaca deyişlerimizi sürmek çok doğru bir iş gibi gelmiyor bana zira; deyişin ruhu kendi kendisine yetiyor. Onu modernize edip de popüler hale getirdiğinizde, o deyişi kendi ruhundan uzaklaştırdığınızı düşünüyorum. Onları popülerize etmenin; deyişin ve nefeslerimizin ruhuna aykırı bir hareket olduğunu düşünüyorum. Albümün düzenleme kısmında az evvel de söylediğim gibi; Kalan Müzik’in benim için seçtiği repertuvar yanında; kendi seçtiğim repertuvar ve yaptığım bir iki derleme daha var. Tabii ki benim de düzenlemelerle ilgili düşüncelerim vardı ancak aranjörler yaptı zaten bu düzenlemeleri. On’a yakın aranjör vardı çalışmalarımızda. Uzun ve emek verilmiş bir çalışmayı oldu bizler için. Oradan da gayet memnunum, şu açıdan memnunum; yapılan düzenlemeler hem bana, hem de okuduğum repertuvara ruhunu çok iyi yansıttı.
İyi bir iletişim vardı aranjörlerle aramızda.

2009 yılında topluma sunulan “Kızılbaş” isimli karma albümde “Lâmekândan İçeri” isimli bir devriye
seslendirdiniz ve Alevi toplumu sizi bu yorumunuz ile çoğunlukla tanıyıp baş tacı etti diyebilir miyiz? Budevriyenin ses bulmasında ne yönde çalışmalarınız oldu? Bize “Lâmekân’dan içeri”nin devriyesini (tebessüm) anlatır mısınız?

Evet sağ olsunlar, biraz öyle oldu. İlk kez o deyiş ile tanındım. Kızılbaş albümü, zaten “Aşıklar Meclisi”nden
önce yapılmış bir albümdür. Benim ikinci albümden önce yapılmıştı yani. İşin doğrusu; Alevi camiasında ilk albümüm olan “Türkmen Kızı” albümü çok fazla bilinmiyordu. “Lâmekândan İçeri” ile tanındım daha çok, burada da şunu söyleyebilirim; bu eser az evvel bahsettiğim Ağuçan dedesi Hasan Şahin dedeye aittir. Biz onların dizinin dibinde büyüdük, onların okudukları nefesleri ile büyüdük. Onu şahsen birkaç kez gördüm. Çok yetişemedim sağlığına ancak yorumlarına fazlaca âşinaydım. Ben hep şuna inanıyorum: Gerçek olan bir şey varsa bir yerde herkesi kendine çeker. Bütün enerjileri toplayabilir etrafında bir anda. Yani o benden ziyade; o eserin, o okunan nefesin enerjisidir. Bu deyiş de gerçekliğinden dolayı; doğal olarak insanları çekti kendine. Ses bulabilmesi için; açıkçası ne bu eser için, ne de albümlerim için hiçbir çaba harcamış değilim. Bu bir marifet mi; hayır tabii ki. Nasip oluyor bir şekilde demek ki. Hiçbir şey yapmadan da “doğru olan, doğru yerini buluyor” diyebilirim bu konuyla ilgili.

Bazı aşıklar, bazı sadıklar bizleri çok derinden etkiliyor, sizin de etkilediğiniz aşık sadık var mı?

Emin olun hepsinden ayrı ayrı etkileniyorum. Çünkü onları dinlerken başka bir dünyadan başka sesler ve başka mesajlar geliyor gibi hissediyorum. Hiç bir deyiş, bir diğerinin aynısı değil aslında. Aynıymış gibi görünüyor ancak söylemleri ve dilleri çok farklı. Tabii ki ortak bir dil var; hepsi aşk hali ile söyleniyorlar, aşk
dilini söylüyorlar. Ancak hepsinin ayrı bir lezzeti var. En çok etkilendiğim; hiç kimse bilmiyor, dinleyemiyor,
dinleme şansları da yok çünkü kayıtları doğru düzgün maalesef yok ve 80’li yıllarda Hakk’a yürüdü kendisi:
Hasan Şahin dede, Ağuçan dedesi. Onun yorumlarını dinleyip de buradan elini eteğini çekmeyecek birisi var mı bilmiyorum, ben o şekilde dinliyorum. O’nun okuduğu besteler ve melodiler; bildiğimiz Kantarma ve Nurhak yörelerinden çok farklı aslında. Aynı olanlar da farklı duyuluyor örneğin bazıları aynı ancak o okuduğunda başka bir şeyler oluyor.

Söze nefes ekleyip o ses ile cihânı aydınlatma üzerine; yaşamınızda esinlendiğiniz ve size türlü türlü kapıları açan Hakk âşıkları oldu mu?

Bütün Elbistan dedeleri olsun, Ağuçan dedeleri olsun, dinlediğim birçok dedenin bana ayrı ayrı katkıları olmuştur eminim. Benim bile fark etmediğim; belki, günü geldiğinde açığa çıkacak olan bir sürü mânâ almışımdır onlardan.

Peki yazılı kaynak olarak?

Yazılı kaynak olarak da elimden geldiğince ulaşmaya çalışıyorum ozanlara ve aşıkların kitaplarına. Araştırıyorum, bunları gün yüzün çıkarmak o kadar kolay değil. Yüzlerce okuma yapmak gerekiyor yani o kadar çok ozan, o kadar çok söz var ki hepsi bir birinden güzel. Onların hepsini oturayım, müzik yapayım; sonrasında albüm yapayım kaygısına zaten giremiyoruz ancak ben evde elimden geldiğince hepsini okuyorum ve çalıyorum. Ruhuma çok şey katıyorlar.

Söze başlarken değindiğimiz Bâtınî’yi dile getirmeme kısmından hareketle (tebessüm) ; zahirde bâtınî’yi anlatırken neler hissedersiniz gönül Kâbe’nizde?

Asla bunu tam olarak başaramayacağımı hissediyorum. Bâtın, zâhirle tanımlanır bir şey gibi gelmiyor bana. Bir de; bâtında ne varsa aslında zâhirde de o var. Zâhir olan işaret ediyor; ancak algılayan ve gören bir göz gerekli.

Peki, Alevi toplumu “kadın zakirler” konusunda ne durumda sizce? Günümüzde zakirlik icra eden kadınlarımızın azlığını nasıl yorumluyorsunuz?

Neredeyse yok gibi zaten kadın zakirler. Ancak bilmiyorum ki, bu illa gerekli, olması gereken bir şey midir? Tamam, kadınlarımız her yerde olsun da olmadıkları bir yer olduğunda bu kötü bir şeyin işareti mi olurdu? Kadın zakir olmadığında yol bir şeyinden kaybeder mi? Olmamasını sorun olarak algılamıyorum şahsen. Olmayabilir. Bu “engellenmiş bir şey olmadığı için” ve kadınlarımızdan gelen bir talep olmadığı sürece de bu konuda yapacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Ona da saygı duymak lazım.

Siz bir sanatçı olarak toplumumuzla sürekli cemâlcemâle geliyorsunuz ve sanatçı kimliğinizden dolayı da sosyolojik zeminde bir takım kişisel gözlemler yaptığınızı tahmin ediyoruz. Sizce Türkiye’deki Alevi-Bektâşi toplumu bugün ne durumda? Mevcut düzen içerisinde kimliğimizi ve kimliğimizi yansıtan toplumumuzu tam olarak nerede görüyorsunuz?

Toplumun tespitini yapmak çok derin araştırmalar gerektiren bir şey belki ancak genel izlenimlerimi söyleyecek olursam; kimse inancı Hakkında bir bilgiye sahip değil. Ancak kendi içimizde birbirimize sahip çıkmasak da; dışarıya karşı savunmada olan bir durumdayız. Önemli olan kendi içimizde bir olmak ve kendi içimizdeki birliği yakalamak. Bana yanlış geleni söyleyeyim hemen: Bu Yolu tarîkata ve kalıplaşmış bir inanca hapsetmek doğru gelmiyor; Yolumuza yapılabilecek en büyük kötülük olur bu. Çünkü amaç; bu kısmı aşmaktır zaten bizim yolumuzda.

Yurdumuzun farklı dillerinde türküler söyleyen “Üç Kadın” topluluğunun solistlerinden birisiniz. Bu topluluk Hakkında bilgi isteyelim sizden. Nasıl başladınız, topluluk süreği nasıl yürüdü?

Aslında çok uzun süren bir topluluk olamadı maalesef. Güzel bir projeydi . Amacı güzeldi. Anadolu türkülerinden her dilden “kadın ağzı türküler” seçmeye çalışıyorduk. Bazılarımız balkan tarzını söylüyordu, Yasemin daha evrensel dillerde söyledi.

Şimdi hatırlayamıyorum dilleri ancak herkes zaman zaman paylaşıyordu o dilleri. Ben ise Doğu tarafını söylüyordum. Onlarla biz 20 ülkeye gittik. Yani 15 ülke bir turnede, 5 ülke de başka bir turnede olmak üzere; “Balkan Turnesi” yapmıştık. Karadeniz’e kıyıları olan bütün ülkeleri gezmiştik. Güzel bir projeydi.

Peki, bu bağlamda Uluslararası çalışmalarınız var mıdır, bu konularda da sizden bilgiler almak isteriz. Örneğin yabancı sanatçılarla da çalışmalarınız oldu mu ve önümüzdeki dönemlerde olacak mıdır?

Yabancı sanatçı Titi Robin ile çalışmalarım oldu. Fransız bir sanatçı, onun albümüne “Farmaz” isimli barak havasını okumuştum. Türkiye’ye de geldi. Onunla da beş konserlik turne yaptık. Adana, Eskişehir, Ankara, İzmir ve İstanbul aklıma gelenler. Çalışmalar elbette olabilir tabi ki ama dediğim gibi gerçekten yabancı sanatçılarla yapılan projeler olsun ya da başka çalışmalar olsun; çabayı ve arkada önemli destekleri gerektiren işler bunlar, tek başına değil. Tek başına çaba ile olacak bir şey değil olursa tabi ki ben seve seve yaparım.

Özlem Hanım, dergimizin bu sayıdaki konusunu (her sayıda belli bir konsept ile çıkıyoruz artık) “Melûli Baba ve Muhabbet” olarak belirledik. Melûli Baba Hakkında da bir şeyler söylemek ister misiniz bizlere?

Tabii ki. Melûli Baba’nın mizahi bir tarafı var aslında. Melûli Baba güncel, anlaşılır bir dille batıni olarak
derin şiirler yazabilen olan ender ozanlardan biri benim için. Eserleri belki de diğer âşıklar gibi Arapça
ve Farsça eğitimler almadığından dolayı daha günlük, daha anlaşılır dille yazılmış ancak tabii ki o da Hakk
yolunda bazı gerçekler ile tanışmış bir âşık. Hakk’ı bilmiş ve bunu, onu okurken çok derinden hissediyorsunuz. Biraz da muhalif bir tarafı var. Düzene karşı söylediği ve yazdığı nefesler var. Bendeki hissiyatı, dediğim gibi yöreyi tam olarak yansıtan Hakikatçi yolun, Hakikatçi tarafın sanki öncülerinden birisi Melûli.

Geçtiğimiz yıl Hossein Mahmudi ile bir evlilik yaptınız. Bildiğimiz kadarıyla eşitiniz İranlı ehl-i Hakk bir müzisyen. Eşitinizden bizim de kendisini tanımamız adına; biraz bahseder misiniz?

Hossein (Hüseyin) ile tanışmamız, bir sene önce bir konser aracılığı ile oldu. Yunus Emre’de verdiğim konserde kendisi de yer aldı. Ben müzisyen dostumdan Erbane çalan bir usta rica etmiştim; Hossein geldi ve onunla o vesile ile tanıştık. Kendisi hem müzisyen, hem de psikologtur. İran’da psikoloji eğitimini, doktorasını vermiş gelmiş. Erbane kursları almış ve vermiş onun dışında Setar çalıyor. Kendisinin ruhâniyeti bize çok benziyor ve beni en çok etkileyen de bu oldu aslında. Ruhlarımız sanki aynı coğrafyada doğmuşuz, aynı kültürde büyümüşüz gibi çok benziyor. Bu kadar yakınız ve hiç yabancılık çekmedik birbirimize.

Eşitinizle birlikte ortak çalışmalarınız veya konserleriniz olacak mıdır?

Ortak çalışmalarımız da oluyor elbette. Konserlere birlikte gidiyoruz; ortak repertuvarlar seçiyoruz hatta onunla yaptığımız eserlerden sonra konserlerimizin de havası değişmeye başladı. Dinleyenlerimizin de olumlu tepkilerini sıkça görüyoruz. Ortak çalışmaları yapmaya devam edeceğiz hatta yakında bir stüdyo kaydımızın olması ihtimali de var.

Dergimizin bu sayıdaki konularından birisi “Aşıklık Geleneği”. Bu konuda son olarak bir şeyler söylemek ister misiniz bizlere?

Bu konuda “geleneğimizi sürdürelim” gibi kalıplaşmış lafların yersiz kalacağını düşünüyorum. Âşıklık geleneği kendiliğinden gelişmiş bir süreç. Hiç kimse, “Haydi ben âşık olayım bugün” diye yola çıkmamış ve birilerinin kararı ile bu gelenek oluşmamıştır. O yüzden ne bitmesi söz konusu olur; ne de eskimesi. Biterse de bu kendi doğal ürecinden dolayı olacaktır zaten. Ancak Dünya’da âşk varsa; âşıklık da her zaman olacaktır. Gönüller boş değil ise; gönüllerin dile geldiği bir mekân ve bir şahsiyet ve hâttâ bir dünya da mutlaka ortaya çıkacaktır.

Son olarak; dergimiz Hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Genel olarak dergileri takip eden birisi değilim ancak şunu söyleyebilirim: Serçeşme Dergisi’nin yapısını genel olarak bildiğim için; kendisini gerçekten günlük kaygılardan, özellikle siyasi kaygılardan uzak tutmayı başarmış; Yolu Hakkîkâte yakın şekilde yürümeye çalışan bir dergi olarak görüyorum.

 

Serçeşme Dergisi 45. Sayı – Okan ULUSOY