Yüzyıllardır dilden dile süre-gelen ve Alevi – Bektaşi toplumunun eksik özlerini öne çıkararak yaşamlarına yön veren, kimi zaman toplumsal ve sosyolojik bakış ve eleştirileriyle, kimi zaman Hakk aşkıyla, kimi zaman ise tasavvufun engin dinginliğinde yeşeren deyişlerimize sizlerin sesi, nefesi ve yorumu, ayrı bir tat ve anlam kazandırdı. Ayrıca yeni yetişen gençliğimizin de kültürümüzü tanımaları veya zaten bildiklerini hatırlamaları yolunda da üstün bir çaba harcadığınızı takip ediyoruz. Sizinle Serçeşme Dergisi üzerinden yeni tanışacaklar da mutlaka olacaktır. Öncelikle sizi tanısa dahi belki de akrabalık bağınızı merak etmeyen, soy isimlerinizdeki benzerlik dolayısı ile kardeş olduğunuzu zanneden pek çok okurumuz olduğuna eminiz. Kardeş misiniz?

Bu soruyu yaşadığımız latifeli bir durum ile cevaplayalım. Bir konser öncesi sahneye bizi davet edecek olan sunucu arkadaşımız seyircilere “siz onları hep Albayrak Kardeşler olarak tanıdınız. Oysaki onlar amca çocuklarıdır. Ve işte karşınızda Albayrak Kardeşler” diyerek bizi sahneye davet etmişti. Evet kuzeniz ama kardeşçe müzik yapıyoruz. Hüseyin Albayrak İstanbul doğumlu olup İstanbul Üniversitesi İşletme bölümünden mezundur. Ali Rıza Albayrak ise Almanya doğumlu olup İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme mezunudur. Aslen Sivas- İmranlılıyız.

Klasik bir soru olacak ancak tanışmak açısından sormak durumunda hissediyoruz kendimizi: Müzik yaşamına nasıl başladınız? Yani bir araya geliş kararını nasıl aldınız ve çalışmalarınız nasıl başladı?

Beraber büyüdük. Küçük yaşlardan itibaren sazın, kelâmın, muhabbetin olduğu bir ortamda yetiştik. Hasan (Gazi) Albayrak (Âşık Pervane) bizim feyz aldığımız ustamızdır. Kendisi Hz. Pîr dergâhının resmi olarak son postnişini olan Velîyyeddîn Hürrem Çelebî´nin mahdumuolan Hüseyin Fevzî Çelebî´nin mahdumu merhum Çelebî Alî Cevat Efendi’den nasibli bir âşıktır ve de Çelebî Efendi’nin Hakk´a yürümesine değin uzun yıllar kamberliğini yapmıştır. Ayrıca ev ortamında anne, baba, amca üçlüsü sazla sözle meşk eder bizler de çocukken gözlemler ve etkilenirdik. Belki de beraber ve birlikte söyleme geleneği bize o günlerden kaldı.

2002 yılında ilk albümünüz “Bâtınî Nefesler”i, 2004 yılında Şah Hatayi Deyişleri, 2013 yılında; “Böyle Buyurdu Âşık” albümlerini yayınladınız. Bu albümlerin tümünü tek tek ele alacak olursak, deyişlerin ortaya çıkarılışları, derlenişleri, nasıl seslendirileceğine karar verilmesi aşaması nasıl işliyor sizde?

Açıkçası başlangıçta bizim albüm yapmak gibi bir niyetimiz, düşüncemiz yoktu. Bâtınî nefeslerdeki deyişlerin tamamını Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu abilerimizin okumasını istiyorduk. Bu amaçla Erkan Abiyle sanırım 2001 yılıydı kendisiyle Kalan Müzik’te buluşmak için randevulaştık. Öncesinde bir fikir vermesi açsısından evimizdeki amatör stüdyoda amatörce kayıtlar yapmıştık. Eserleri kendisine dinlettiğimizde o her zamanki alçakgönüllülüğüyle “biz okursak bu eserleri paspas ederiz. Siz neden okumuyorsunuz ? Albüm yapın.” dedi. Şaşırdık tabi çünkü böylesi bir ustadan
böylesi motive edici bir cümle duymak bizi onurlandırmıştı. O cesaretle stüdyoya girdik. Sağ olsun o da albümde Merhaba isimle deyişte sesi ve kopuzuyla, Gel Derviş isimli deyişte de sesiyle tadına doyulmaz bir lezzet kattı. Ondan sonraki albümlerimizdeki birkaç eserde hem sesiyle hem enstrümanıyla mihman oldu.

Şâh Hatâî albümü ise Hasan Saltık´ın avukat arkadaşı Ercan Bahadır´ın Reha Çamuroğlu´nun İsmail adlı romanını okuyup çok sevmesi nedeniyle Hasan Saltık´a ‘‘Neden Şâh Hatâî üzerine bir albüm yapmıyorsun?’’ düşüncesiyle oluşmuş bir fikrin meyvesidir. Hasan da böyle bir albüm fikrini bize
açtığında öncesinde biraz çekincelerimiz oldu açıkçası. Çünkü Alevî-Bektaşî inancında çokça önem arz eden bir âşığın kendisine atfedilecek böylesi bir albümün sorumluluğunu o yıllarda müzik anlamında henüz yolun başında olan kişiler olarak taşıyabilir miyiz kaygısını taşıyorduk. Ama çalışma ilerledikçe bizim de öncesinde öngöremediğimiz güzel şeyler olduğunu görmemiz albümü nihayete erdirme hususunda bizi oldukça motive etti.

Albümde daha öncesinde bilinen Hatâî deyişlerini tekrar yorumlamak bize manalı gelmediğinden hiç duyulmamış ve de daha öncesinde herhangi bir albümde seslendirilmemiş deyişleri seslendirmek istedik. Dolayısıyla buna göre bir repertuar çalışması yaptık. Sonuçta albümdeki eserlerin bir tanesi hariç (Ezel Bahar olmayınca) tamamı hepsi ilk defa seslendirilmiş deyişlerden oluştu.

Bir de o ana kadar yapılmış olan deyiş albümlerini dinlediğimizde genelde hep aynı karar sesinde ve aynı
bağlama ailesine mensup sazların (kısa sap bağlama) kullanıldığını görüyorduk. Bu yüzden ilk albümümüzden itibaren bütün albümlerimizde -bize göre tabi- bu yeknesak durumu aşma yönünde farklı karar seslerinde, bağlama ailesinin farklı ebatlardaki sazlarının yansıttığı o müzikal zenginliğin lezzetini vermeye çalıştık. Bir de Şâh Hatâî sadece Anadolu coğrafyasını değil civar bölgeleri de etkilemiş olması
itibariyle o bölgelere ait telli çalgıların çalım tekniklerini de anımsatacak bir yapıda düzenlemelere özen gösterdik. Ayrıca ritmik yapısı düzenlemeye elverişli olan nefeslerin her bir dörtlüğünün arasına ana melodinin ruhunu zedelemeyecek melodiler ekleyerek icra etmeye özen gösterdik.Bütün albümlerimizde bu yaklaşım vardır.

Genel olarak deyişlere ulaşma yolunuz nasıldır ? Derleme yapar mısınız?

Deyiş hususunda ana kaynağımız ustamız Hasan (Gazi) Albayrak (Âşık Pervâne)’tır. Bâtınî Nefesler albümündeki deyişlerin tamamının, sonraki iki albümde ise birçok deyişin bestesi kendisine aittir.


Dolayısıyla deyişlere ulaşma bâbında bir müşkülatımız bulunmuyor. Esas mesele onları hakkıyla icra edebilmekte. Bu mevzuda elden geldiğince özen ve hassasiyet göstermekteyiz. Tabi ne derece muvaffak oluyoruz orası tartışılır. Derleme konusuna gelince, âşıklardan derleme yapmak hayli zor bir husustur. Çünkü evvelinde derleme yapacak kişinin derlenip! toparlanması lâzım. Ayrıca (Ali Rıza Albayrak ) kendi iç sesimi de zaman zaman dinlemeye gayret ederek ortaya çıkan bestelerden seslendirmeye değer bulduklarımıza albümlerde yer verdiğimiz oluyor.

Albümleriniz de genelde deyim yerindeyse az bilinen ozanlara yer veriyorsunuz. Örneğin “Böyle Buyurdu Âşık” albümünüzde yer alan ve Hamdullah Çelebi’nin kız kardeşi (Güzide, Deli Güzide ve Kâtibi mahlaslarını da zaman zaman kullanan) Güzîde Ana’mıza ait olan deyiş. Nasıl tepkiler aldınız?

Âşık Zevrâkî´ye sormuşlar. “Âşık Baba niye çıkmıyorsun ekranlara? İnsanlar seni bilip tanısınlar, ne güzel olur” diye. O da cevaben “Beni bilip de ne olacak? İnsanlar kendilerini bilsin kâfidir” demiş. Aslına bakarsanız haklısınız, onlar her daim az bilinirler ama kendilerini çok iyi bilirler. Bizim gibi kendini bilmez güruh da onları bildikçe, tanıyıp gördükçe şaşırıyor elbette.

Farsça, Osmanlıca ve Arapça dillerine hâkîmiyetiniz nasıldır?

Kişisel olarak (Hüseyin Albayrak) eski lisana karşı bir muhabbetim vardır. Ama Arapça ve de Farsça bilmiyorum. Öyle vakıflık bir durum söz konusu değil. Sadece vakti zamanında Türk Tarih Vakfı’nın Klasik Türkçe (matbu Osmanlıca) kursuna gitmiştim. Türkçedeki Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar dilin zenginliğidir diye düşünüyorum. Dilde sadeleşme ve öze dönüş anlamında yapılan müdahalelerin lisandaki ifade zenginliğini erozyona uğrattığını düşünüyorum. Ama her şeyden evvel mühim olan bir dile hâkim olmak değil kişinin kendisine hâkim olmasıdır galiba (gülüşmeler)

(Ali Rıza Albayrak) : Ben daha Türkçeyi yeni yeni söküyorum (gülüşmeler)

Müziği daha önceden uyarlanmış ve klasikleşmiş bir çalışmayı yeniden düzenleyerek okuduğunuz oldu mu? Varsa bunlar hangi eserlerinizdir?

Daha önce de dediğimiz gibi daha evvelinde yapılan deyiş albümlerini dinlediğimizde genelde hep aynı karar sesinde ve aynı bağlama ailesine mensup sazların (kısa sap bağlama) kullanıldığını görüyorduk. İlk albümümüzden itibaren bütün albümlerimizde bu yeknesak durumu aşma yönünde farklı karar seslerinde, bağlama ailesinin farklı ebatlardaki sazlarının yansıttığı o müzikal zenginliğin lezzetini vermeye çalıştık. Örneğin, “Battal Gazi Diyarına Uğradım, Bana Medet Senden Olur Efendim, Şemâ Düşen Pervaneler, Ezel Bahar Olmayınca” sorunuzda bahs’olunan yeniden düzenlemeyi içeren ve o minvalde icra ettiğimiz deyişlerdir.

Sizce seslendiğiniz Alevi toplumu, sizi ne derecede anlıyor? Yani sizi dinlemeden önce ve dinledikten sonra köşesine çekilen kişide nasıl bir izlenim bırakıyorsunuz, hayatlarında bir şeylerin değiştiğini gözlemlediğiniz oldu mu, izleyici tepkileri nasıl?

Nasıl anladıklarının sorusunun cevabı sanırım bizde değil. Ama şu kadarını söyleyebiliriz ki farklı inanç ve etnik aidiyeti olan insanlardan çokça dinleyenimiz olduğunu biliyoruz. “Deyiş dinlemezdim ama sizinle birlikte deyişleri dinlemeye başladım” şeklinde almış olduğumuz geri bildirimlerden böyle dinleyicilerimizin olduğunu da biliyoruz. Bu da gösteriyor ki samimiyetle icra edilen her türlü müzik, inançsal ve etnik mensubiyet bariyerlerini aşarak kişinin gönlüne dokunabiliyor.

Sizce Alevi toplumu bugün ne durumda, kitleyi en yakından izleyen ve direkt olarak onlarla cemâl cemâle iletişim kurduğunuzu ve mutlaka sosyolojik bir takım inceleme ve hatta araştırmalar ve gözlemler de yaptığınızı da varsayarsak; toplumun; şu an öncelikle coğrafyada konumlanışı, nüfusu ve yaşama şekilleri ve hatta ibadet şekillerinin yörelere göre farklılaşması düzleminde olgunlaşmış düşünceleriniz öğrenmek isteriz. Özetle: Aleviler Türkiye’de nasıl yaşıyorlar, bize gördüklerinizi anlatır mısınız?

Bu coğrafyada yaşayıp da insanların sorununun olmaması galiba imkânsız. Öyle ki kuşaklar boyunca çözülmediği için bakiyesi devredip gelen sorunlarımız, dertlerimiz bir hayli fazla. Genel manada etnik ve inançsal mensubiyetlerden bağımsız olarak yaşadığımız sosyo-ekonomik sorunlarımız ise hepimizin canını yakmakta. Bunu hep birlikte yaşıyoruz zâten. Alevi toplumu özelinde ise yaşamakta olduğumuzsosyal ve ekonomik meseleler ise hepimizin malumu. Bizim sorun olarak dile getirmek istediğimiz husus ise Alevî toplumunun kendi içersinde yaşamış olduğu meseleler. Bilhassa kentleşme olgusu ile birlikte inancın metropol koşullarında nasıl yaşanması gerektiği konusundaki kafa karışıklığı bu yaşadığımız problemlerin başında geliyor ki bu karışıklık her şeyimize yansıyor sanki.Örneğin müzik üzerinden bu kafa karışıklığı konusunu irdeleyebiliriz belki.

Şöyle ki; modern zamanlar öncesinde Aleviler için müzik onların doğal yaşamanın bir parçası, hayatın tabi akışı sırasında ortaya çıkan ve hiç bir zorlamanın olmadığı bir etkinlikti. Sipariş üzerine ve masa başında bestelenmezdi. Yaşanmışlığın ürünüydü. Çünkü deyişler-nefesler, âşıkların, ariflerin yaşamış oldukları o deruni ve içsel müşahedenin, deneyimin dışarıya taşan ufak bir kısmıdır. Önceleri; deneyimi yaşayan ile onu aktaran aynı kimseydi ve müziğin aracısız aktarımı dinleyen üzerindeki etkiyi arttırmaktaydı. Dinleyen de asli görevini yerine getiriyordu yani dinliyordu. Aktarıcı ile dinleyen arasındaki armoni yani uyum beraberinde vecdi ve de coşkunluğu getiriyordu. Kentleşme olgusu ile birlikte artık Alevilerin müzikle kurmuş oldukları ilişki biçimleri yani müziğin icra edildiği mekânlar dolayısıyla da dinleme alışkanlıkları da değişmiştir. Günümüzde teknolojinin gelişimi ile birlikte bireyin müziğe her ortamda ve de zamanda ulaşabilirliği artık kolaylaşmıştır. Eskiden yalnızca cemlerde ve muhabbetlerde dinlenebilen deyişleri ve nefesleri dinlemek için, sürekli bir yerlere yetişmek zorunda olan günümüz insanının cemi ve muhabbeti beklemesine ve de ona özlem duymasına, âşığın nazını çekmesine gerek yoktur artık. Parasını ödemek şartıyla her tür müziği dinlemesi mümkün. Düğünlerde, dernek gecelerinde ya da cafe barlarda aynı anda halay çekmek, deyiş dinleyip semah dönmek ve de ağıt dinleyip hüzünlenmek mümkün hale gelmiştir. Nitelikli müziğin dinlenebileceği mekânlar ve onları icra edenlere olan ilgi ise giderek azalmaktadır kanatimizce. Her yeri istila eden “dinlemeyenler” güruhu giderek arttığından nitelikli müzik gittikçe “ölü” bir müzik haline gelmektedir.

Bir de biraraya gelememe gibi bir sorunumuz var. Yani bedenen bir araya gelsek de ruh olarak genelde birbirimizin çokça uzağına düşmekteyiz. Hani o hep söylenilen “üç can bir cem” mevzusu genelde güzel bir metafor olarak kalıyor gibi. O fıkradaki gibi bir durum var bizde de. Cami imamının namaz kıldırır iken bir yandanda aklından “evdeki duvarı hangi renge boyayayım acaba” düşüncesini geçirmesi gibi. Muhabbet için bir araya geldiğimizde her birimiz genelde kargo bölümündeki ağır yüklerimiz ile bir araya geliyoruz. O yüzden o yükleri atıpta bir türlü muhabbete dahil olamıyoruz. Kargomuzdaki yükleri boşaltamadığımızdan uçak kalkışa geçemiyor öylece pistte dolanıp duruyor. Dolaysıyla menzil alamıyoruz. Öyle diyor ya Sadık Baba; “Anka menzil almaz dik uçmayınan”

Diğer bir mevzu ise her durum için kendisine atıfta bulunduğumuz çok güzel kelâmlarımzın olması ama o kelâmları ete kemiğe büründürme yani davranışlarımıza dönüştürme konusundaki bizim büyük hayalkırıklığımız. Üniversitede iken iktisat tarihi dersimizde sosyalizm konusu işlenir iken Marksizim öncesi sosyalizm türleri arasında kendilerine kürsü sosyalistleri denilen bir akımdan bahsedilirdi. Yani kürsüde iken toplumu değiştirip dönüştürme yönünde tumturaklı cümleler kurup belagat ustalığı sergileyen ama işte etkisi kürsü ile sınırlı olan, velhasıl akademi çevresinde kalıp halka inemeyen bir
sosyalizm türüydü bu kürsü sosyalizmi.

İşte bugün bizim Alevilik içersinde baskın olan yaklaşım biraz da bu tür bir kürsü sosyalizmine benzer bir durum arz ediyor yani tabiri caizse bir kürsü Aleviliği gerçeği var. Bakıyoruz, kürsülerden Aleviliğe dair çok güzel sözler söylenmekte ama iş kürsüden inip o sözleri hayata geçirmeye geldiğinde maalesef sınıfta kalmaktayız. Dertlerimiz gani anlayacağınız.

Şu da bir gerçek ki aslında temel insanlık durumları değişmiyor galiba. Şu an dert yandığımız ve bu çağa özgü görünen sorunların çoğu geçmişte de var idi. Misal 16 yy. yaşamış Pîr Sultan Abdal “Şimdiki talibin inkârı çoktur” diyor bir nefesinde. 18. yy da yaşamış olan Güzide Annemiz; 

“Gaziler cihanın müddeti doldu
Dünya bir acayip zamana kaldı
İnsanda itimat itikat n’oldu
Hemen bir zan ile güman’a kaldı

Tat kalmadı sirke oldu şıralar
Ben tabibim diyen yüzün karalar
Yanlış merhem ile azdı yaralar
Bir hazik hekim-i lokmana kaldı

Düşerler ardına kil ile kâlin
Varmazlar yanına ehl-i kemâlin
Mahlukün ettiği ceng-ü cidalin
Cümlesi bir Ulu Divan’a kaldı

Gerçek erenlerin emsali yoktur
Bilirim dört kapı kırk makam haktır
Ehl-i Hakk olana hiç hörmet yoktur
Rağbet yalan ile şeytana kaldı

GÜZİDE der güçtür nefsin öldürmek
Erlik midir koymadığın kaldırmak
Zamane halkına Hakk’ı bildirmek
Mehdi gibi sahip zamana kaldı”

diyor. Biraz daha uzağa gidelim. Gidenleriniz mutlaka görmüştür. Gülhane’deki arkeoloji müzesindeki bir Sümer tabletinde bir kaynananın geliniyle yaşadığı sorunları tebessümle okuyabilirsiniz. Velhasıl sorunlar hep vardı gelecekte de olacak. Alevi-Bektâşi yolunun temel umdesi ise dikensiz gül bahçesi meydana getirmek değil ki bu eşyanın tabiatına aykırıdır zâten, kişiye, gül bahçesini oluşturur iken yanı sıra hemen yanı başında biten dikenin çilesine sabır ederek tahammül gösterebilme kemâlâtını kazandırmaktır. O yüzden bu yol “Dostun gül cemâli cennettir bana” der iken aynı zamanda “Ya dikeni ne yana düşer usta” farkındalığını beşere kazandırmayı kendine şiar edinmiştir. Velhasıl cemâli seven celâline katlanır.

Bir konserinizde, deyiş tanımını “Nefesler; Tanrısal sırrın en yetkin idrak seviyesini temsil eden insan-ı kâmil´in yani âşığın, maşukun (sevgili, tanrı) miratından (aynasından) kendi aynını (özünü, zatını) seyre daldığı hallerin birer ifade biçimidirler. Bu mirat’tan yani aynadan, aşığın kendi varlığının ayn´ını yani özünü, kaynağını seyretmesi için söz konusu aynaya, kendisine bakanı pürüzsüz şekilde gösteren ve adına “sır” denilen parlak cilanın iyice sürülmüş olması elzemdir yani eskilerin deyimiyle; ayna sırlanmış olmalıdır. Kişinin aynası ya da diğer bir deyişle ayna kelimesinin de “ayn” kökünden türetilmiş olduğundan hareketle aşığın ayn’ı yani özü, zatı ne kadar sırlanırsa maşukun cemali de o derece berrak ve de pürüzsüz seyr olunur. Tüm varlık bu cemâlin aynından yani gözünden seyredilmeye başlanır. Seyredildiği vakit aşığın sükutu elinde olmadan kelâma, deyişe, nefese dönüşür. Sırlı aynadan akseden nefes de sırlanmıştır artık. Nefesin sırrına vakıf olanlar ise bu sırla dostluk edenlerdir.” olarak belirtmişsiniz. Konserlerinize gelen izleyicilere yeni bir şeyler öğretmek veya zaten bilineni farklı bir söylemle ve söz dizimiyle anlatmak konusunda ustalık sergilediğinizi görüyoruz. Sizin için, “Ehl-i kelâm” dersek doğru olur mu? Bu eğitimi nasıl aldınız veya şöyle soralım: düz ve belki tek kelime ile karşılanacak bir sözü; Bâtınî taraftan bakarak nasıl söze döküyorsunuz, kelam ederken ve söz üretirken “esas kaynağınız” nedir?

Evet, o yazı bir konserin tanıtım bülteni için yazdığım bir tanımlama idi. Her tanım da bir sınırlamayı getirir dolaysıyla eksik ve kusurludur. Tıpkı bizler gibi. Konsere gelen izleyicilere bir şeyler öğretmek gibi bir amacımız bulunmuyor. Zaten doğru bir davranış da değil diye düşünüyorum. Öğreten adamdan ziyade ikimiz de öğrenen adamlarız. Sadece bir muhabbeti paylaşmaktır muradımız. İçimizden geliyorsa şayet belki kısa birkaç kelâm ediyoruz.

‘‘Ehl-i kelam mıyız ?’’ sorusuna gelirsek: Buna kelâm kelimesinin etimolojisinden yola çıkarak cevap vermeye çalışayım. “Kelâm” kelimesi Arapça “yaraladı” manasına gelen “kelm” kelimesinden türemiştir. Buradan ilhamla denilebilirki her insan bu dünya sahnesine adım attığı andan itibaren yaşamış olduğu zorluklar, sıkıntılar neticesinde mutlaka yaralanır ve yaralarını sağaltmak için de farklı ifade biçimleri geliştirir. Bu manada Ermeni Mimar Yanko Madyan´ın yarası Hünkâr Hacı Bektaş Velî dergâh külliyesi, Mimar Sinan´ın yarası Selimiye Camisi, Yaşar Kemal´in yarası İnce Memed, Da Vinci´nin yarası Mona Lisa, Turgut Uyar´ın yarası Büyük Saat, Aristo´nun yarası Metafizik, Aşık Veysel´in yarası Uzun İnce Bir yoldayım, Ara Güler’in yarası çektiği fotoğraflar vs´dir. Tabi bu saydığım isimler ve niceleri müstesna şahsiyetlerdir. Ancak bizim gibi sıradan kişiler için de bu durum geçerli. Bizler de gündelik hayatlarımızda yaralarımızı iyileştirme yönünde bir şekilde ifade yolları geliştiriyoruz.Dolaysıyla her insan bu manada ehl-i kelâm´dır. Diğer yandan yaralanmaktan fellik fellik kaçan, yaralandığında ise bir an önce iyileşmek için yaranın üzerine batikon süren bizler elbetteki bu anlamda ehl-i kelâM olmaktan çok uzağız. O yüzden “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib / Kılma derman kim helâkım zehri dermanındadır” diyen Fuzulî gibi yâri ve de yarası ile arası hoş olan âşıklara mahsustur ehl-i kelâm olmak.

Bâtınî’yi zahire anlatırken neler hissedersiniz gönül Kâbenizde?

Bu soruyu “Duygu dünyanızı dile dökmeye çalışırken neler hissedersiniz ?” şeklinde anlıyoruz. O yüzden şöyle cevaplamaya çalışalım. İnsanın duygularını kelimelere dökmesi de bir tür bir romanın ya da şiirin asıl dilinden başka bir dile yapılan çevirisi gibidir. Şiir için “çeviride kaybolan şeydir” denilir ya. O nedenle duyguların söze dönüşmesi, çevrilmesi, içerisinde hep bir eksikliği, tamamlanmamışlığı barındırır. Bu sebeple bu eksiklik bir nevî iç sıkıntısı meydana getirir ve sonucunda eğer müzisyen iseniz bu sıkıntı bir
icra ya da beste şeklinde kendisini dışa vurur. Ama gönül kâbe’nizdeki putlar Alî misalli bir er tarafından yer ile yeksân edilmediyse sıkıntı sonucunda dışa, zâhire vuran sanatsal üretimlerin sahibinin kendinizin olduğu zann u zehabına kapılıp kibire düçâr olabilirsiniz. Oysaki her ne güzellik var ise nefesten, nakıslık nefstendir.

Şu an üç albümünüz var. Albümlerinizin devamı gelecek mi, yakın zamanda bir albüm çalışmanız olacak mı?

En son karma bir albüm için merhum Âşık Mahsuni´den bir deyiş okumuş idik ama sanırım o albüm henüz yayınlanmadı. Yeni bir albüm için ise niyet var ama biraz daha demlenmesi gerekiyor galiba.

Uluslararası çalışmalarınız var mıdır, bu konularda da bilgiler almak isteriz.

Aslen İranlı olan ve Kanada´da yaşayan setar icracısı Kiya Tabassian ve de Tenbur icracısı Pooria Pournazeri ile Montreal ve de Torontoda konserler vermiş idik. Güzel bir uyum yakaladık. Belki ilerde bir albüm çalışması yapabiliriz ama henüz netleşmiş birim durum söz konusu değil. Sürç-i lisan eylediysek affola.

Serçeşme Dergisi 44. Sayı- Okan ULUSOY